FOTO GALERİ ÜYELİK AVANTAJLARI AYIN KİTAP ÖNERİSİ İLETİŞİM
AYIN KİTAP ÖNERİSİ

Ayın Kitap Önerisi

Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Mayıs 2021

Mavi Defter (James A. Levine)

Değerli okuyucular,

Yılın en sevdiğim ayı geldi. Mayıs ayı benim için bahçelerden yükselen hanımeli kokusu, mavili morlu ortancalar ve üşütmeden esen tatlı rüzgarların getirdiği huzur demek. Leylakların, çiçeklenmiş hatta meyveye durmuş ağaçların, kısacası çoktan uyanıp sevilmeyi bekleyen doğanın en güzel halidir aynı zamanda.. Ki tüm bunlardan sebep Hıdırellez’i de bu ay kutluyoruz. Hepimize kutlu olsun!

Bu ay ki kitabımız buruk bir yaşam öyküsünün bizlere sunulduğu “Mavi Defter” olacak. Mavi Defter’in yazarı James A. Levine, aslında tıp doktoru ve bir bilim adamıdır. 2009 yılında basılan bu kitap, Levine’in Mumbai’de araştırma yaptığı sırada rastladığı bir kız üzerine yazdığı kurgusal bir öyküdür. Öykünün başkahramanı Batuk, fakir babası tarafından küçük bir yaşta satılmış ve hayat kadınlığı yapmaya zorlanmıştır. Kafeste, çok acı bir hayat sürdüren Batuk, okuma yazma bilmesi ve inanılmaz hayal gücü ile ayakta kalmaktadır. Eline geçen bir kalem sayesinde yaşadıklarını kağıda dökmeye başlar.

Batuk’un bir kafeste süren yaşamı, çocukluğunu bizlerle paylaşması, okuma öğrenmesi ile başlayan yolculuğu eminim sizi ilk sayfalardan itibaren içine alacak. Başına gelenleri çocuk aklı ile kabul etme şekli sizleri bazen gülümsetse de sonunda içinizin daha fazla acımasına yol açacak. İnsan yaşının ve yaşananların etkisi ile başına gelen kötü olayları kabul etme şeklini değiştiriyor. Olumlu yönünden algılamaya çalışmanın, bazen Polyanna maskesi takmanın hayat yolunda kendini daha fazla yıpratmamak adına daha akılcı olduğunu fark edip böyle davranmayı benimsiyor. Sonuçta değiştirebileceğimiz şeyler için güç, değiştiremeyeceğimiz şeyler için ise bize sadece tahammül etme gücü lazımdır. Batuk’un satırları ile onun hayatına eşlik ettiğiniz zaman demek istediklerimi daha iyi anlayacaksınız.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Nisan 2021

Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar)

Sevgili okurlar,

Yeni aya yeniden pandemi buhranı içinde başlamak istemezdim ama maalesef bilinmez bir süre daha sabır sınırlarımızı zorlamamız gerekiyor. Bizi yağmurla karşılayan Nisan da evimizde oturmamızı öğütlüyorken iyi ki yanımızda kitaplar var. Gezemediğimiz yerleri anlatan, tanışamadığımız insanların dünyalarını gösteren ve negatif enerjimizi atmaya yardımcı olan kitaplar… Bu ay bende çok özel bir yeri olan bir Türk romancısının ilk kitabını size önereceğim. Puslu Kıtalar Atlası, ilk sayfalarından itibaren sizi Osmanlı zamanının İstanbul’una kolayca taşıyacak ve hikaye içerisinde bir başka hikaye ile başınızı döndürecek. Kitap bitene kadar o büyülü dünyadan kopmadan bir serüveni yaşayacaksınız. Yazarımız İhsan Oktay Anar, Kasım 1960’da Yozgat’ta doğar ve sırasıyla İstanbul ve İzmir’de eğitim hayatına devam eder. Lisede okuldan kaçıp milli kütüphaneye sıkça gider ve bundan dolayı okuldan atılır. Akşam lisesine devam eden Anar, üniversitede Felsefe okur. Sonrasında da aynı alanda yüksek lisans ve doktora yapıp, akademisyen olarak 2011’e kadar mesleğini icra eder. 1995 yılında ilk kitabı olan Puslu Kıtalar Atlası basılır. Aynı zamanda edebiyat çevirmenliği ve illüstratörlük de yapar. Yazarın şimdiye kadar basılan kitapları Kitabü’l Hiyel: Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri (1996), Efrasiyab’ın Hikâyeleri (1998, 2011), Amat (2006, 2010), Kitab-ül Hiyel - Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri (2011), Yedinci Gün (2012), Suskunlar (2013), Galiz Kahraman (2014), Kayıp Ruhlar Kitabı – Antik Zaman Hikayeleri (2016). İhsan Oktay Anar, edebiyat çevrelerince ve okuyucularının gözünde kuşkusuz çok büyük bir yazardır fakat kendi sözleri yazarlık özelinde hayata nasıl baktığını bize anlatır “Benim asıl kimliğim yazarlık değildir. Yarın belki bütün elyazmalarını, notları, kütüphanemi terk ederek ortalama bir kemancı olmaya çalışırım. Fakat kemana da bağlı kalamam. Yani bir insanın kendini yazar, öğrenci, genel müdür kimliği içine sıkıştırmasını ve bununla kıvanç duymasını anlayamıyorum. Dünya o kadar büyük ve seçenekleri o kadar fazla ki keman çalmak bize zevk veriyorsa niye yazar olarak kalalım, bu dünyaya eğlenmeye geldik.”

Romanda geçen birkaç cümleyi sizinle paylaşmak isterim “...kendi payıma ben dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun bin bir halinden korkma."

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Mart 2021

Sol Ayağım (Christy Brown)

Değerli okuyucular,

Nihayet üçüncü cemre düştü ve pandeminin bunalttığı gönüllerimize bir nebze olsun su serpti. Benim sözlüğümde bahar en fazla “umut” anlamına gelir. Umut, bizi hayata bağlayan, “devam et güzel günler yakında” diye fısıldayan bir hayat arsızı, hiç tükensin istemediğimiz. Bu ay ki önerim tanıtımda da dendiği üzere modern çağın başyapıtlarından Christy Brown’ın “Sol Ayağım” isimli romanı olacak. Yazarın kendi hayat öyküsü olan bu romanın aynı zamanda devamı niteliğinde olan “Her Gün Hüzün” isimli bir başka kitabı da mevcut. Christy Brown; İrlandalı bir ailenin onuncu çocuğu olarak dünyaya gelen ve doğumunun dördüncü ayında annesinin dikkatli gözleri sayesinde bir sorun olduğu düşünülüp serebral palsi yani beyin felci tanısı koyulan bir çocuktur. Doktorların dahi yaşamasına pek ihtimal vermediği ve beyin fonksiyonlarının çalışmadığı düşünülen Christy, annesinin ondan hiç vazgeçmeyişinin etkisi ile istediği gibi hareket ettiremediği vücuduna rağmen beyninde hiçbir sorunu olmayan bir çocuk olarak hayatına devam eder. Kalabalık olan evlerindeki curcuna ve kardeşlerinin kendisini olduğu gibi kabul etmesinin etkisi ile beden farkındalığı biraz geç gelişecek ve bu onu bir dönem karamsarlıklara sürükleyecektir. Yine de Christy kendini ifade etmenin yollarını zorlu çabalarla bulacak ve en nihayetinde kendi hayat öyküsünü bizlerle paylaşabilecektir. Hayat yolculuğumuzda karşımıza çıkan insanların boşuna olmadığını düşünmüşümdür. Bu karşılaşmalarda ama iyi ama kötü herkesin birbirine bir katkısı olur. Christy’nin hayat yolculuğunda karşısına çıkan ve ona dokunan insanlar sizin için ufak çaptaki bir yardımın karşınızdaki için nasıl büyük etkileri olabileceğini bana gösterdi. Bu yanıyla da bu azim ve cesaret öyküsü beni çok etkiledi.

Bu kitabı lütfen çocuklarınıza da okutun. Onların kişisel gelişimi için çok faydalı olacağına eminim. Bu ay ki yazımı beni bu kitapla buluşturan Dr. Ahmet Ekrem Savaş’a ve azim ve cesaretin en güzel örneklerinden olan eski öğrencim, şimdilerde hekim arkadaşım Dr. Sare Aydın’a ithaf etmek isterim. İyi ki varsınız.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Şubat 2021

Senden Önce Ben (Jojo Moyes)

Değerli okuyucular,

Şubat ayı için size önereceğim kitap için kütüphaneme bakarken, Jojo Moyes’in en sevdiğim kitabına gözüm takıldı. Malum kapitalist sistemin dayatmalarından olan Sevgililer Günü’nün Şubat Ayında oluşu ile seçimimin doğru olduğunu anladım. Kapitalist sistem vs. diyerek hor gördüğüme bakmayın, özel günleri hep çok sevmişimdir. Normal rutinden bizi çıkaran, sevgimizi ailemize, sevgilimize, dostlarımıza ve en önemlisi kendimize hissettirmemizi sağlayan, hayata ufak pırıltılar ve coşku katan her özel gün, bayram vb. kabulümdür. Dolayısıyla sevgililer gününüzü de kutluyor ve kitabımıza dönüyorum. Kahramanlarımızdan biri, çok yakışıklı, zengin, sportif bir gençken geçirdiği kaza sonucu felç kalmış ve artık yaşamak istemeyen Will Traynor iken diğer kahramanımız hayata pembe gözlüklerle bakmayı seven, küçük mutlulukları ve büyük sakarlıkları olan renkli çoraplı Lou. Will ile Lou’nun farklı hayatları, Lou’nun Will’in bakıcılığını üstlenmesi ile çakışıyor ve hikayemiz başlıyor. Romanda basit bir aşk hikayesi anlatılmıyor. Küçük dokunuşlarla bir hayatın nasıl da değişebileceğini, ufak inceliklerle sevginin nasıl da güzel anlatılabileceğini, herkesin bir yolu ve anlatmaya değer bir hikayesi olduğunu da gözler önüne seriyor. Ayrıca burada tartışmaya açıp, romanın büyüsünü kaybettirebileceğim farklı konular da bolca yer alıyor.

Jojo Moyes; 1969 Londra doğumlu ve yazarlıktan önce gazetecilik yapan bir yazar. İlk kitabı “Sheltering Rain” 2002 yılında yayınlanmış ve büyük ses getirmiştir. Türkçeye de “Yağmurdan Kaçarken” ismi ile çevrilmiştir. Kitapları pek çok dile çevrilmiş olan yazar, iki kez “Yılın Romantizm Yazarı” ödülünü de kazanmıştır. Ayrıca üç kitabı ile New York Times çok satanlar listesinde yer almaktadır. “Senden Önce Ben” kitabını bitirdiğinizde zannetmeyin ki Lou’nun hayatından çıkabileceksiniz. Merak ederseniz devamında “Senden Sonra Ben” ve son kitap olan “Sonsuza dek Sen” ile bu romantik masalı devam ettirebilirsiniz.

Bir başkasının hayatına aşk ile girdiğiniz zaman onda bir değişim yaşatırsınız. Farklı bir bakış açısı, yeni alanlar, incelikler katarsınız. Karşınızdaki de değişime biraz açıksa birbirinize iyi yönde katkılarınız olur. En kötü hiç bilmediği bir hikayeyi, izlemediği kült bir filmi, dinlemediği bir şarkıyı öğrenir sizinle. Çünkü sevgi varsa birbirini iyiye, güzele, doğruya yönlendirmekte vardır. Ve böylesi kıymetlidir.

Umarım “Senden Önce Ben”i beğenir ve Jojo Moyes’i listenize alır, hayat sizi yıprattığında okur ve gökkuşağının renklerini görmek gibi hayata dair umutlarınızı soldurmazsınız.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Ocak 2021

Yüzüklerin Efendisi (J.R.R. Tolkien)

Değerli okurlar,

Kitap önerileri yaparken kendi dünyamda özel yerleri olan kitapları tercih ediyorum. Bencillik denebilir ama yalnız bir ruh olmadığımı biliyorum, benim ruhuma dokunan mutlaka başkalarının da (sayıca az olsalar bile) ruhlarına dokunur diye düşünerek benden esintiler sunuyorum. Yüzüklerin Efendisi gibi kült bir eseri önermek aslında çok önce aklımdan geçti; fakat hakkını yeterince veremeyeceğimi düşündüm ki hala aynı tereddüt içindeyim.

Üniversite yıllarında popüler kitaplara hele ki fantastik türde olanlara uzak durmak gibi bir huyum vardı. Yeni çıkış yaptığında raflarda Yüzüklerin Efendisi’ni görünce atlayıp geçmem de bundandı. Oysa Tolkien’in muhteşem edebi birikimini bu seriye aktardığını nereden bilebilirdim ki? Gizemli Orta Dünya kapılarını bu üç ciltlik seri kitap ile bana açtı ve tabii ki sonra diğer kitaplarla gerisi de geldi. Hatta kendime uzmanlık hediyem bu üçlemenin özel tek ciltte toplanmış haliydi. Tam adı ile John Ronald Reuel Tolkien 1892 yılında İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika’da İngiliz bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi ve sonrasında hayatını İngiltere’de sürdürüp, 1973 yılında 81 yaşında iken hayat veda etti. Bu ömre ünlü bir filolog, akademisyen yazar ve şairliği (hatta orduda aktif görev alarak savaşı) sığdıran Tolkien, ölümünden sonra da oğlunun onun notlarını düzenleyerek yayınlattığı eserlerle beraber Orta Dünya’nın kurucusu oldu. Bu Dünya da Elfler, Orglar, İnsanlar, Cüceler ve tabi ki Hobbitler mevcuttu ama iş bu kadarla sınırlı kalsa sanırım Tolkien bu denli ünlü bir yazar olmazdı. Her bir toplumun farklı tarihinin, dillerinin, ağıtlarının kısacası kültürlerinin olduğunu hesaba katarsak Tolkien’in mükemmelliğini az da olsa belirtmiş oluruz. Orta Dünya’ya giriş niteliğindeki ilk kitabı Hobbit 1937’de yayınlandı ve kazandığı başarı yazarın kendisini bile şaşırttı. Üniversite zamanlarında Yüzüklerin Efendisi’ni yazmaya başladı ve 16 yıllık bir çalışma sonucu 1954 yılında Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü isimlerini taşıyan üçleme basıldı.

Kitabın aynı zamanda Peter Jackson tarafından filmleri de çekildi ki bence kitaptan uyarlanan filmler arasında aslına uygunluğu ile ilk üçe girer. Jackson, Orta Dünya’yı Tokien’in gözünden biz izleyicilerine aktarmayı çok iyi bilmiş. Sonrasında Hobbit serisini de yine Jackson’ın mahareti ile izleme şansımız oldu. Benden duymuş olun, dizisi için de Amazon’la anlaşıldığı ve önümüzdeki yıllarda onu da izleme imkanımız olacağı konuşuluyor.

Orta Dünya sizi de benim gibi içine alırsa okuma listesine ekleyebileceğiniz pek çok Tolkien kitabı da mevcut. Öncelikle o Dünya’ya bir Elf ve Hobbit karışımı olarak (anne tarafım Elf) selamlarımı iletiyor, siz yeni konuklarımıza da aramıza -Orta Dünya’ya hoş geldiniz diyorum.

Yeni yılda da birlikte olmak dileğiyle, kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Aralık 2020

Hitler’in Unutulan Çocukları (Ingrid von Oelhafen& Tim Tate)

Değerli okurlar,

Sizlere bu yazımda gerçek bir hayat hikâyesinin kitaplaştırılmış halinden bahsedeceğim. “Hitler’in Unutulan Çocukları” isimli bu kitap; Ingrid von Oelhafen’in, bir diğer adı ile Erika Matko’nun 1942 yılında başlayan yaşam hikayesidir. Sevgili Esin bu kitabı bana hediye ettiğinde ismi dolayısı ile Hitler ve o dönem ki zulümlere dair öğeler içereceğini tahmin ediyordum da böylesi bir distopya ile karşılaşacağımı hiç bilmiyordum. Distopya tabiri aslında alternatif ve aslında olası da olmayan bir Dünyayı tarifler. Burada Hitler’in bir numaralı adamı Himmler’in hayata geçirdiği proje anlatılırken bunun distopya olarak kalması gerekirken yakın geçmişte gerçekleşmiş olması, bu uğurda yitirilen veya değiştirilen hayatlar insanı dehşete düşürüyor. Himmler’in projesi aslını eski bir tavuk yetiştiricisi olan Walther Darre tarafından yazılan “Kan ve Toprak” isimli manifestosuna dayanmaktadır. 1929 yılında Nazi Partisi yayınevi tarafından basılan bu manifestonun bir kısmı şöyleydi; “SS insan rezervinden yeni bir asalet üreteceğiz. Soylu kan taşıyan atalarımızın içgüdüsel olarak başardığı şeyi planlı ve biyoloji kanunlarına uygun şekilde başaracağız.” Bu başlangıç düsturu ile sonrasında evlilik dışı ilişkileri onaylamak, kadınları doğum çiftliği denebilecek ayrı evlere yerleştirip ari ırktan çocuklar elde etmeye çalışmak, kriterlere uymayan veya hastalıklı bulunan çocukların katli gibi pek çok bir kısmı da akla sığmayan şeyler yapılır. İnsanlar ırk uzmanlarının yardımı ile sınıflara ayrılır. Bir süre sonra hedeflenen sayılara ulaşılamayacağı görüldüğünde de sahip olunan (savaşlarda kazanılan) yeni yerlerde bebek ve çocuklardan kriterlere uyan, Aryan ırkına uygun olanların seçilerek Almanya’da yetimhanelere yollanması ile başlayan yeni bir süreç başlar. Lebensborn çocuk kaçırma programı olarak da adlandırılan bu süreçte Himmler’in verdiği talimatları gösteren bir mektubunda “Özellikle güzel ırksal özellikle taşıyan Polonyalı küçük çocukların ailelerinden zorla alınarak özel çocuk kurumlarında eğitilmesini doğru bulduğu ve bunlardan uygun olanların taraflarınca alınıp, iyi ırka mensup çocuksuz Aryan ailelere verilmesi düşünülebilir.” İfadeleri yer almaktadır. Kitabın yazarı Ingrid, bir Alman ailesinin çocuğu olarak büyür. Büyürken hissettirilen sevgisizlik yüzünden hep bir eksiklik, bir yanlışlık olduğunun farkındadır ama bunun sebebini fark etmesi onun yıllarını alacaktır. Sonrasında kendisi gibi “Lebensborn çocuğu” olan, küçükken köklerinden, ebeveynlerinden alınarak başka ailelere veya yetimhaneye verilen pek çok insanın daha bulunduğunu fark eder. Hitler dönemi belki bitmiştir ama kendi gerçek kimliğini bulmak o kadar da kolay olmayacaktır. Resmi belgelere ulaşmak, Lebensborn programı ile ilgili bilgi toplamak belki malumun ilanı olacağından oldukça zordur. Biz okuyucular Ingrid’in köklerini bulma yolculuğunda bazen sabırsız bazen öfkeli halde ona eşlik edeceğiz. Yapılan zulmün dehşeti ile irkileceğiz. Öylesine uçuk, imkansız ve akıl dışı görünen bir fikrin hayata geçirebileceğine ve destek bulacağına inanamayacağız. Gücün kimin elinde olduğunun nasıl da önemli olduğunu bir kez daha fark edeceğiz. Üstelik çok uzak bir geçmişte değil, on yıllar önce bunların bir başka ülkede yaşanmış olması her şeyin kısa sürede değişebileceğine güzel bir örnek olacak.

Damızlık Kızın Öyküsü’nü okurken yöneticilerin değişmesi ile doğuştan hak gördüklerimizin, sahip olduklarımızın kısa sürede elimizden alınabileceğini görmüş ve dehşete düşmüştüm. Demek ki güçlü olanların, yöneticilerin doğru kişiler olması mevcut hak ve özgürlüklerimizin kaybolmaması için çok önemli demiştim. Onun bir distopya olması içimi bir nebze rahatlatmıştı ama bu kitabı okurken aynı dehşet içimi sardı. Çünkü o fikirler distopik olsa bile taraftarlar buldu ve karşılığında bir dram yaşandı.

Bu dramı bize tarihi belgelerle, başka çocukların hayat öyküleri ile sunan Hitler’in Unutulan Çocukları pandemide geçen bir kışa yakışacak bir kitap olacak. Umarım yakın tarihte, bize çokta uzak olmayan bir coğrafyada yaşananların şahidi olmak size de benim gibi çok şey katar. Keyifli okumalar dilerim.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Kasım 2020

İkna (Persuasion ) ve Jane Austen

Değerli okurlar,

Beş aylık bir aradan sonra yeniden sizlerle birlikte olmaktan çok mutluyum. Umarım pandemi ile beraber evlere çekildiğimiz bu süreçte öneri yazar ve kitaplarım sizlerle buluşmuştur. Bu ay bende çok özel bir yeri olan bir yazar olan Jane Austen’in “İkna” isimli romanını sizlerle paylaşacağım. Jane Austen, 18. Yüzyıl İngiliz Edebiyatının en değerli yazarlarındandır. Eserleri günümüzde de sevilerek okunmakta, tüm kitapları birden fazla kez filmlere uyarlandığından aynı zamanda keyifle izlenmektedir. Tüm Dünyada hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Jane Austen’in, ben de Türkiye’den sıkı bir hayranıyım.

Jane Austen; 1775 yılında Hampshire, İngiltere’de rahip bir babanın 7. Çocuğu olarak Dünya’ya geldi. Ailede ablası Cassandra hariç diğer kardeşler erkekti. Jane, kırsalda mutlu, öğrenmeye açık bir çocukluk geçirdi hem de ablası ile birlikte yabancı dil, dans ve müziği de kapsayan bir eğitim aldı. Sonrasında babasının geniş kütüphanesi aracılığı ile öğrenme yolculuğuna devam etti. Çok küçük yaşlarda yazdığı ufak hikayeleri ailesi ile sesli okumalar, hatta küçük tiyatrolar halinde paylaştı ve onlar tarafından sürekli desteklendi. O dönemin İngiltere’sinde sahip oldukları küçük çevrede özellikle babasının desteği ile Jane yazma serüvenine devam etti. Babasının emekli olması ile Bath’a taşınan aile ki Bath Austen’in romanlarında yer tutan bir kaplıcalar şehridir- sonrasında onun ölümünden sonra kardeşlerinin yardımı ile onların evine yakın bir yere yerleşti. İlk romanı ‘Susan’ bir yayıncı tarafından satın alınsa da basılmadı. Sonrasında ikinci romanı olan “Sense and Sensibility (Akıl ve Tutku)” basıldı ve çok büyük bir başarı elde etti. Sonrasında belki de en çok bilinen romanı “Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur)” yayınlandı ve kısa sürede ikinci baskıya geçti. Bu romanları “Mansfield Park” ve “Emma” izledi. Jane, 41 yaşında amansız bir hastalığa tutuldu ama iyice kötüleşene kadar yazmaktan vazgeçmedi. Bu güzel ruh, 1817’de hayata veda etti. “Northanger Abbey (Northanger Manastırı)” ve “Persuasion (İkna)” ölümünden sonra kardeşlerinin aracılığı ile basıldı. Ne acıdır ki kendi adı ile ancak ölümünden sonra kitapları basılabildi.

Austen, her zaman kadın kahramanaları ön planda tutar. Ama bu kahramanlar zeki ve güçlü kadınlardır. Geçmişleri, karakterleri birbirinden farklı olsa da hepsi için tek ortak nokta gerçek aşka olan inançlarıdır. Bu aşklar gerçek hayatta her zaman mutlu sonla bitmez elbette ki bunun en güzel örneği onun Tom Lefroy’a olan ve nihayetlenemeyen aşkıdır. Belki bu yüzden Austen romanlarında mutlu sonları sever. O dönemin toplumsal kurallarını tüm romanlarında iyi bir şekilde betimler. Mesela, babanın bir erkek çocuğu yoksa bu durum eş ve çocuklarının evsiz kalmalarına yol açsa bile tüm mirası erkek kuzene kalır. Babanın büyük oğlu mirası alır. İkinci çocuksanız eğitim alıp, iş bulmanız gerekir. Bir köy papazlığı size bir ev ve saygın bir iş kazandırır ama paranız az olur. Orduda görev yapıyorsanız ve eğer asil değilseniz ya da bağlantılarınız yoksa rütbeniz yükselmez. Amiral gibi en üst pozisyona gelseniz bile aileden gelme soyluluğunuz yoksa asillerle zengin olsanız bile hiçbir zaman eşit görülmezsiniz. Bir baloda soyluluk derecesi sizden fazla olan birine ilk siz selam veremezsiniz. Soylu bir genç kadınsanız sosyeteye tanıştırma balosuna kadar herhangi bir baloya katılamazsınız. Bir enstrüman çalmayı bilmeli, okumaktan ödün vermemeli, iyi dans edebilmeli aynı zamanda sürekli arkadaş ve ailenize uzun mektuplar yazabilmelisiniz. Aşkınızı erkeğe sadece ima edebilir, ancak çok yakınınıza itiraf edebilirsiniz. Bunları yazarken Jane Austen’in tüm romanlarını okumuş biri olarak o dönem İngiltere’sine dair iyi bir bilgi birikimimin olduğunu fark ettim. Zaten bana hangi zamanda yaşamak istersin diye sorulduğunda “18. Yüzyıl İngiltere’si ama soylu olarak” dememin sebebi de sanırım bu bilgileri epey içselleştirmiş olmam. Onların naifliğini, duygularını biraz ketum yaşamalarını, sanata olan düşkünlüklerini seviyorum. Bir de balolarını tabi ki, kabarık etekler, çiçeklerle süslenmiş saçlar, danslar..

Jane Austen’in gerçek hayatının romanlarından çok farklı olmaması, onun yaşadığı küçük dünyayı bizlere böylesi canlılık ve gerçeklikle yansıtabilmesi sanırım bir yazar olarak onun en önemli özelliklerinden biridir. Sıradan insanların, sıradan dünyalarının kapılarını bizlere açar. Bu arada ne kadar sıradan görünse de herkesin bir öyküsü olduğunu hatırlatır. Karakter tahlillerini bazen sözleri ile bazen mimikleri ile okuyucusuna aktarabilir. Belki yangınlar, felaketler, olağan üstü durumlar olmaz hikayelerinde ama bu sürükleyiciliklerinden, soluksuz okunmasından onları geri bırakmaz. Naif bir dünyadır Austen dünyası. Aşklar masumdur, zariftir. Gözlerle, davranışlarla, mektuplarla iletilir. “İkna”, aşkın en güzel yaşandığı romanlarından biridir. Anne Elliot, soylu ama parasız kalmış, ablası ve babasının soyluluk takıntılarını ve fevri tavırlarını anlayamayan, ailenin tek mantıklı bireyi olarak karşımıza çıkar. Anne yaklaşık 8 yıl önce kısa bir süre nişanlı kaldığı Frederick Wentworth’le yeniden karşılaşır ve olaylar gelişir. Elliot’lar, Musgrove’lar ve tabi ki Wentworth’ler arasındaki olaylar zinciri bize anlatılır. Bakalım Anne’in çok değer verdiği Leydi Russel bu sefer Anne’i mantıklı davranması hususunda yeniden ikna edebilecek midir?

Sınıf farkları, insan tahlilleri, o dönem İngiltere’si, zamana yenilmeyen aşklar, sanatla dolu dolu geçen hayatlar ilginizi çekiyorsa ve naif bir dünyanın kapılarını açıp, içinde zaman geçirmek istiyorsanız önce “İkna”, sonrasında tüm Jane Austen kitapları size iyi gelecek.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Mayıs 2020

Son Av (Jean Cristophe Grange)

Tokat Tabip Odası web sitesine yazmaya başladığımda en favori yazarlarımdan biri olan Grange’ın “Kızıl Nehirler” isimli en sevdiğim kitabına ilk sıralarda yer vermiştim. Fransız gerilim tür kitap yazarlarının bir numarası olan Grange’ı takibim bu süreçte elbette devam etti. Geçen aylarda yeni kitabı Türkçeye çevrilip, okurlara sunuldu. “Son Av” isimli bu roman içinde büyük bir sürprizi barındırıyor. Kızıl Nehirler’den tanıyıp, sevdiğimiz Komiser Niemans bu romanda da baş rolde. Bu sefer Niemans’a Ivana Bogdovic isimli bir polis yardım ediyor. Bu ikili, görmeyi çok istediğim Alsace bölgesine giderek karşılaştıkları gizemli olayların peşinde bir yandan katili kovalarken bir yandan da içsel hesaplaşmalara giriyor. Romanın bir yerlerinde “Öldürmek kolaydır” diyor Niemans “eğer ölmeyi kabul ettiysen”. Bu süreçte uzun Dünya klasiklerinden, araştırma kitaplarından, tarihi kitaplardan kısacası tam konsantrasyonla okumak zorunda olduğunuz oldukça öğretici kitaplardan sıkıldıysanız, bir kitaba başlayıp, yorulmadan hemen bağlanarak elinizden düşürmek istemiyor ve soluksuzca, tükenmez bir merakla bitirmek istiyorsanız “Son Av” tam size göre.

1961 yılında Fransa’da doğan Grange uzun yıllar gazetecilik yaptıktan sonra 1994 yılında ilk romanı olan Leyleklerin Uçuşu’nu yayınladı. Tüm Dünyada tanınması ise Kızıl Nehirler ile oldu. Yazarın diğer romanları; Taş Meclisi, Kurtlar İmparatorluğu, Siyah Kan, Şeytan Yemini, Ölü Ruhlar Ormanı, Koloni, Sisle Gelen Yolcu, Kaiken, Lontano, Kongo’ya Ağıt ve şimdi önerdiğim Son Av’dır. Aynı zamanda, romanları pek çok film ve diziye uyarlanmış ve kendisi de birkaç filmin senaryo yazım aşamasında yer almıştır. Şayet izlediğim üç film üzerinden yorum yapacak olursam kitaplarının çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Umarım 59 yaşındaki yazar, roman yazma serüvenine hiç ara vermez ve benim gibi okuyucularını kendisinden mahrum bırakmaz.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Nisan 2020

Nisan Cadısı (April Witch) (Majgull Axelsson)

Evde kalarak hayat kurtarabileceğimiz bu garip zamanları yaşarken kitaplar en büyük desteğimiz oldu ve olmaya da devam edecek. Krizi fırsata çevirmek gerek. Mesela hazır evde pek çoğumuz yalnız kalmışken; kendi ruhumuzun derinliklerinde dolaşıp bir kere de kendimize nasılsın? diye sorsak hiç fena olmaz. Onun istediklerini, bir süredir yoğunluktan ihmal ettiklerini gözden geçirip yapmaya çalışmak bizi bu süreçten daha huzurlu çıkarmaz mı? Tavsiye kitabım olacak tabii ki ama mesela kaçırdığınız tiyatro oyunları, operalar için kültür bakanlığı ve yurtdışından çeşitli kaynaklar gösterimlerini ücretsiz açtı. Bir göz gezdirmenizi öneririm.

Bu ayki kitap önerim yıllar önce okuyup, ruhumda oldukça yer etmiş olan “Nisan Cadısı” olacak. Yazarı Majgull Axelsson; 1947 yılında İsveç’te doğdu ve gazeteci olarak çalıştı. Bu sırada yazmaya başlayan Axelsson özellikle ikinci romanı olan “Nisan Cadısı” ile Dünya çapında tanınan bir yazar oldu. Bu kitapla pek çok ödül kazandı ve uzun süre listelerde kaldı. Toplamda 12 romanı bulunan Axelsson’un ne yazık ki sadece bu kitabı dilimize çevrildi. Kendi adıma diğer kitaplarını da okumak isterdim.

Nisan Cadısı terimi, yazarın ifadesine göre Ray Bradbury’nin bir kitabında geçmekte ve doğaüstü güçleri olan cadıları anlatmaktadır. Bu özellikle; kişiler zihin güçleri ile başka bedenlere girebilirler. Kitabın kahramanı Desiree, spastik bir çocuktur ve hayatını bakım evleri ve hastaneler arasında geçirmektedir. Annesi Ellen, Desiree’yi hastaneye yatırdıktan sonra üç kızı koruyucu aile olarak evine almış ve onları büyütmüştür. Desiree, bu kızların kendi hayatını çaldıklarını düşünür ve bir Nisan Cadısı olarak onları izlemeye başlar. Sonunda aşkı da daha iyi bir hayatı da yaşayan bu dörtlüden hangisi olmuştur kitabın sonunda anlaşılacaktır.

“Nisan Cadısı” insan ruhunun derinliklerini çok güzel anlatıyor. Bu günlerde size iyi gelecek.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Mart 2020

Beyaz Zakkum (Janet Fitch)

Garip zamanlar yaşıyoruz dostlarım. Bir pandeminin ortasında savaş veriyoruz. Sınırları tüm Dünyayı kapsayan, yaşanan sorunların ortak olduğu garip zamanlar. Sosyal medya sayesinde hangi ülkede olursak olalım benzer olayların, reflekslerin vs. yaşandığını görmemiz bir nebze de olsa milliyetten, dinden bağımsız olarak insanın sadece insan olduğunu fark etmemize umarım yol açmıştır. Mümkün olduğunca evde kalmamızın zorunlu olduğu bu günlerde kitaba sarılmanın bence tam zamanıdır. Bu ay ki kitap önerim üniversite yıllarında tanıştığım ve benim için çok özel kitaplar arasında yerini bulan Beyaz Zakkum.

Beyaz Zakkum, 1955 yılında Amerika’da doğan Janet Fitch’in ilk romanıdır. Bunun yanında dilimize çevrilmiş ve “Siyaha Boya” ismi ile yayınlanmış bir kitabı daha mevcuttur. Roman yayınlandıktan sonra oldukça ses getirmiş ve sonrasında filmi de çekilmiştir. Kitaptan uyarlama filmleri genellikle beğenmem ama objektif olsam bile bu film hakkında yine de güzel yorumlar yapamayacağım. Kitaba dönersek; 12 yaşındaki Asrid’in, güzeller güzeli, güçlü ve manüplatif bir kadın olan şair İngrid ile birlikte sanatla dolu, keyifli bir hayat yaşarken, annesinin sevgilisini öldürüp hapse girmesi ile başlayan hayat yolculuğu anlatılmaktadır. Her biri kuralları, sırları, dinamikleri ile farklı birer dünya olan koruyucu ailelerde geçen zorlu ergenlik yılları, kendini keşfetme, bir gelecek kurma, sanatın dokunuşlarının hayatlara etkisi ve anne- kız ilişkisinin sancıları içinde ayakta kalma savaşı ile Astrid’in romanı sizi farklı duygulara sürükleyecek. Kendini “Kayıp” ve “hiç kimsenin kızı” olarak adlandıran Astrid’in annesi ile bağı beni çok etkiler. Önce idolüdür anne, korkusuz, savaşçı, güzel, sanatçı ruhlu bir kadındır. Onu yalnız bırakmış olsa bile hapishaneden mektupları ile, kısa yüzyüze görüşmeler ile Astrid’in hayatında önemli bir rol oynamaya devam eder. Yalnızlığı, koruyucu ailelerde yaşadığı pek çok kötü tecrübenin sorumlusu olarak görüp, annesinden nefret eder. Amacı bazen onun yönlendirdiği yolun tam tersine gitmektir. Bir yandan ise hala gezegenin yörüngesi misali onaylanma ihtiyacı ile annenin etrafında döndüğünü fark eder. Kitapta bir yerde Astrid, annesine hiç yaptığı bir işten pişman olup olmadığını sorar. Anne Ingrid şöyle yanıtlar: “Pişmanlığın sonu yoktur. Bizi buraya getiren zincirin başını bulamazsın. Zincirin bütününden ve aradaki havadan mı, yoksa sanki ayırabilecekmişsin gibi tek tek halkalardan mı pişmanlık duymalısın? Sonu kötü biten bir başlangıçtan mı, yoksa sadece sondan mı pişmanlık duyulur? Bu soru üzerinde tahmin edebileceğinden çok daha fazla düşündüm ben.”

Ertesi gün final sınavım varken sabah 5’e kadar bu kitabı bitirmiş ve itiraf edeyim, okurken epeyce de ağlamıştım. Astrid’in sancılı yolculuğu yüreğime çok dokunmuştu. Ingrid’in bir tavsiyesi ile bu ayın yazısını sonlandırayım.

“Geçmişi biriktirme Astrid. Hiçbir şeyi saklama. Yak gitsin. Sanatçı, yeniden doğmak için yanan bir ankadır.”

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Şubat 2020

Bir Geyşanın Anıları (Arthur Golden)

Bu yıl 29. Gününe şahit olacağımız Şubat ayı için kış günlerine yakışır bir kitap seçtim. Burada önerilerde bulunurken, bir yandan kendimin daha öne fark etmediğim yanlarına da şahit oluyorum. Belki burası aracılığı ile çok az insana ulaşsam da kendi kişisel yolculuğum adına buraya yazmak benim için çok kıymetli. Bende iz bırakan kitaplara baktığımda, en çok alışıldık yaşamın dış koşullar nedeniyle değişmesinin getirdiği sancıları ve hüznü galiba seviyorum. Belki bundan dolayı en sevdiğim dua, “Allah kimseyi gördüğünden geri koymasın” dır. Savaşlar olur, ekonomik buhranlar yaşanır ve hepsinin sonunda bir gelenek, bir kültür önce dejenere olur sonra tamamen yıkılır. Sonrasında bazen sadece turizm amaçlı olarak gerçeğini pek yansıtmayan ve popüler kültür malzemesi haline gelince saygınlığını ve gerçek anlamını da yitiren bir yansıma halini alır. Geyşa dendiğinde pek çoğumuz aklına, bir erkeğin tüm ihtiyaçlarını karşılayan, her dediğini yapan kimonosu ile güzel bir Japon kızı gelir. Onların sadece süs bebeği olmadığını, pek çok yönden donanımlı olabilmek adına okullarının olduğunu, çok çalışmaları gerektiğini ve dahası o dünyada ayakta kalabilmek adına nasıl zorluklarla mücadele ettiklerini anlamak için Bir Geyşanın Anıları güzel bir tanıtıcı olacaktır. Bu kurgu kitap güzeller güzeli Sayuri’nin köyünden koparılarak bir okiyaya satılması ile başlar. Yazar Arthur Golden, 1956 yılında doğmuş olan Japon Kültür ve Edebiyatı eğitimi almış bir yazardır. 1997 yılında basılan bu kitabı uzun yıllar hem Amerika, hem de Avrupa’da liste başı olmuş ve aynı zamanda filmi de çekilmiştir.

Kitap Kyoto’da savaş öncesi Geyşa kültürünü bize tanıtmakla beraber, Sayuri’nin zorluklarla dolu hayatını da anlatır. Savaş sonrası dönemde değişenler, bir kültürün yavaş yavaş yok oluşu umarım sizi de beni üzdüğü kadar üzmez. İnsanoğlunun belki de en önemli özelliği değişimlere ayak uydurmasıdır. Sonuçta her hücresi yaşamaya programlı olan bir organizmayız. Ne olursa olsun hayatta kalmak kural olmasaydı nesil de 2020’yi görmezdi sanırım. Değişim zorunlu olmakla beraber, bu geçtiğimiz yılları unutmak anlamına da gelmemelidir. Kitaptan bir cümle ile sizlere veda edeceğim. “Hiçbir şey gelecekten daha kasvetli değil, belki geçmiş hariç”.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Ocak 2020

Soğukkanlılıkla (Truman Capote)

1924-1984 yılları arasında yaşayan Amerikalı Truman Capote, 20. Yüzyılda Amerika’nın önde gelen edebiyatçıları arasında sayılmaktadır. Öykü ve romanları Bir Noel Şarkısı, Gece Ağacı, Çimen Türküsü, Hatıralarım, Bukalemunlar için Müzik, Başka Sesler Başka Odalar, Tiffany’de Kahvaltı ve Soğukkanlılıkla’dır. Bu kitabından sonra Capote, herhangi bir kitap yazmamıştır. Soğukkanlılıkla, Kansas’ta hapisten çıkan iki kişinin çiftçi bir aileyi soygun amacı ile vahşice katletmelerini anlatır. Capote burada bir gazeteci titizliği ile olayı yerinde incelemiş, pek çok kişi ile görüşmüş hatta katillerle de uzun süren görüşmeler yapmıştır. Olayları ayrıntıları ile aktarmış ve tarafsız bir anlatım dilini tercih etmiştir. Kitap; olayın gerçekleşmesi, suçluların yakalanması ve idam edilmesine kadar geçen süreyi bize anlatır. Kitabın araştırma ve yazım süreci 4 yıl sürmüş ve 1966 yılında basılmıştır. Çok büyük sansasyon yaratan, çeşitli ödüller alan Soğukkanlılıkla, aynı zamanda iki kere filme de çekilmiştir.

Suç ve suçlu psikolojisi üzerine sizi düşünmeye sevk edecek olan bu kitap; 1.onları canlı gören son kişiler, 2.kimliği belirsiz kişiler, 3.yanıt ve 4.köşe isimli dört bölüm halinde anlatılmıştır. Kansas’ın en vahşi cinayetleri olarak bilinen bu olayın katilleri yakalandıktan yaklaşık 6 yıl sonra idam edilmiştir. Katillerden birinin “asılan ben olmadığım sürece idam cezasının gerekliliğine sonuna kadar inanıyorum” ifadesi de trajikomik bir durum olarak aklımda yer etti.

Siz de benim gibi suç bilimi ile ilgileniyorsanız, kişi kötü mü doğar yoksa yaşadıkları mı onu bu hale getirir, her insanın içinde dizginlediği bir şeytanı var mıdır gibi suç ve suçlunun psikolojisi ile ilgili sorularınız varsa kurgu değil gerçeklerden yola çıkan ve sonuna kadar da gerçekçiliğini kaybetmeyen Capote’un bu son kitabını sizlere tavsiye ederim.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Aralık 2019

Zaman Zaman İçinde (Pertev Naili Boratav)

Annemin ‘üç masalla dört çocuk büyüttüm’ dediği o dört çocuğun en küçüğü benim. O bilmezdi belki ama anlattığı ‘Ölümlü Köy’ masalı yüzünden tek kalmaktan, etrafıma birden duvarlar çevrilecek diye, deli gibi korkardım. Kafasında 40 iğne olan ölü görüntüsü rüyalarıma kadar girerdi. Tüm bunlar ondan yeniden aynı masalları dinleme isteğimiyse hiç azaltmazdı. Sonra ablamın daha modern ve maceracı Matilda masallarını dinledim. Ablam hepsini kendisinin uydurduğunu itiraf etti gerçi ama Matildao yıllarda benim uzaydaki sevgi dolu kahramanımdı. Okumayı erken yaşlarda öğrenmemle birlikte masalları kendim okumaya başladım. Bu yaşa geldim hala masal kitabı okumaktan çok keyif alıyorum. Ne şanslıyız ki ülkemiz masallar açısından oldukça zengin bir kültüre sahip. Bu kültürün kitaplaşıp, bizlere ulaşmasını sağlayan kişilerin başında Pertev Nail Boratav geliyor. Pertev Nail Boratav, 1907’de doğmuş, 1930 yılında İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiştir. Sonrasında akademisyenliğe başlayan Boratav, profesörlüğe kadar yükselmiş, 1948 yılında ise yurt dışına yerleşmek zorunda kalmıştır. Burada da halk edebiyatı üzerine çok değerli çalışmalarını devam ettirmiş hatta Stanford üniversitesinde Türk kürsüsünü kurmuştur. Araştırmacı yazarımız, 1998 yılında Paris’te hayata veda etmiştir. Ömrüne yaklaşık 2000 masal derlemesinin yanında, tekerlemeler, fıkralar, çocuk oyunları, halk hikayeleri gibi Anadolu kültürünün pek çok öğesini derleyip bize kazandırmayı sığdırmıştır.

Zaman Zaman İçinde yazarın kişisel olarak en sevdiğim kitabıdır. Kitap ile ilk tanışıklığım ortaokul yıllarında Gülşah Ablamın Hacettepe Üniversitesi Kütüphanesinden getirip, hepimize okuması ile oldu. Masallar öy egüzel ve o zamana kadar okuduklarımdan öyle farklıydı ki. Sadece benim değil, ailecek hepimizin aklına bu kitap yer etti. Arada birbirimize hatırladığımız masalları anlatır olduk. Yıllar sonra üç kız kardeş bu kitabın peşine düşmeye karar verdik. Yazarını hatırlamadığımız için pek çok masal kitabı edinip, okuduk. Hatta kitabın peşinde Hacettepe Ünv. Kütüphanesine bile gittik. En sonunda güzel haber Birşah Ablamdan geldi. Kitap bulunmuştu. Hepimiz çocukluğumuza kavuşmuş gibi mutluyduk. Hele kitaptaki masalları hep birlikte (bu sefer çocuklarımızla) sesli okuduk ki hayatımın en güzel anlarından biriydi.

Siz de Hasses Paşa ile tanışmak, Dülger Kızı ile maceralara koşmak, Sabır taşına dert anlatanların derdine ortak olmak, Fesleğenci Kız’ın aşkına tanıklık etmek, Sitti Nusret’in zorluklarla dolu hayatına üzülmek isterseniz; esasında iyilerin eninde sonunda hep kazandığı, sabredenlerin mükafatlandırıldığı daha adil bir Dünyayı özlüyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Kasım 2019

Çalıkuşu (Reşat Nuri Güntekin)

Bu kitabı kendime saklamakla sizlerle paylaşmak arasında itiraf ediyorum ki biraz gel-git yaşadım. Ne de olsa bana hediye edilen, yıllarca başucu kitabım olan, satırlarını dahi ezbere bildiğim, yüreğimle direkt bağlantılı olan bu romanı yazmak oldukça kişisel olacaktı. Diğer yandan Reşat Nuri Güntekin gibi bir edebiyatçımızı anmamak da vefasızlık sayılacaktı. Son durum, gördüğünüz üzere ilk gençlik yıllarımın arkadaşı Feride’nin hikayesinin aslında tam anlamı ile ruhunun anlatıldığı, bunun yanında o dönemin hayatına ışık tutan, farklı karakterleri derinlikli anlatımı ile bize bambaşka ruhları da tanıtan, o yılların Anadolusunu gözler önüne seren ve bir öğretmenin hayat mücadelesini aktaran Türk Edebiyatının sayılı romanlarından olan Çalıkuşu Kasım ayının kitap önerisi oldu. Feride’nin Kamran’a olan aşkı değildir bu kitabı ölümsüzleştiren. En sevdiklerini erken yaşta kaybeden, dışarıdan haşarı, vurdumduymaz görünmekle birlikte, beklenmeyen kalbinde kutsal bir aşkı filizletip, yeşerten, elinde tek hazinesi olan diplomasını alarak, o dönemde Anadolu’nun en ücra köylerinde öğretmenlik vazifesine başlayan, onca kötülüğe, iftiraya, yokluğa rağmen ayakta kalan ve çevresinden yardımı esirgemeyen yüce gönüllü temiz bir ruhun hayat mücadelesine, kalbinin güzelliğine şahitlik etmektir. Feride biraz Çalıkuşu biraz Gülbeşeker ama her zaman en doğal, en güzeldir. Sadece yüzü değildir güzel olan ki zamanında yeni başladığı okuldaki müdür kibarca yüzündeki boyaları yıkamasını, öğretmenlerin boyalı okula gelmesinin yasak olduğunu söyler oysa o boyaları Feride’ye doğuştan Allah’ın melekleri sürmüştür. Feride, yalnız çocuk, kalbinin kırıklığıyla atıldığı macerasında hep yalnız olacaktır. Sabahın seherinde aşkı aklına bir şarkıyla düştüğünde, ilk öpücüğünü bir ölünün soğuk gözlerine tevdi ettiğinde, çağlayanın yanında sazendeleri dinlediğinde, iftiralarla soluksuz kaldığında, o güzelliği başına işler açtığında, en sevdiği yerlerden, insanlardan acımasız insanlar yüzünden vedalaştığında Kamran hep gönlünde olsa da aslında yapayalnızdır. Roman boyunca aşkına sahip çıkan ve her anlamda güçlü olan Kamran değil sadece Feride’dir. Kalbimin çiçeğidir.

Son olarak Feride’nin dilinden bir şarkının sözleriyle veda edeyim.

“Pür ateşim açtırma benim ağzımı zinhar,

Zalim beni söyletme, derunumda neler var;

Bilmez miyim ettiklerini, eyleme inkar,

Zalim, beni söyletme, derunumda neler var!”

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Ekim 2019

Kız Gücü Hikayeleri (Melda Davran)

Ekim ayı ile bu başlık altında sizlere her ay bir kitap önermeye çalıştığım koca bir yılı geride bırakmış oldum. Umarım keyifle okuyup, önerilerimden bir kaçını kütüphanenize katmışsınızdır. Bu ay; sadece sizler için değil kız çocukları için de çok faydalı olup, ufuk açacak bir kitap önermek istiyorum. Kitabımız, Melda Davran’ın ikincisinin de geleceğini müjdelediği Kız Gücü Hikayeleri. Bu kitapta (yazarın sözleri ile) Türkiye’den ışık tutan 40 kadının kısa hayat öykülerini bulacağız. Bu kadınlar arasında Betül Mardin’den, Ayşe Kulin’e, Safiye Ayla’dan Tezer Özlü’ye, Afife Jale’den Halide Edip Adıvar’a kadar birbirinden kıymetli 40 kadın yer almakta. Onlar Türkiye tarihinde öncü olmuş, sonraki nesillere ışık tutmuş kadınlar olduğundan özellikle kız çocuklarının onlardan haberdar olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bizler tüm Dünya’da pek çok ülkeden daha önce seçme seçilme hakkını elde ettiysek, şu an pek çok iş kolunda varlığımızı sürdüyorsak, bunları öncelikle Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konudaki hassasiyet ve çabalarına; sonra da bize yol açan bu kadınların var oluşları ve mücadelelerine borçluyuz. Kitabı okurken daha önce tanımadığım isimlerle karşılaşmak bana kendimi vefasız hissettirdi. Belki bu yüzden sadece çocuklarımızın değil bizlerin de bu kitabı okumaya, bu insanları kısa da olsa tanımaya ihtiyacımız var.

Yazar Melda Davran, İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon Bölümünü bitirdikten sonra uzun yıllar televizyon programları ve belgeseller de araştırmacı, yapımcı ve metin yazarı olarak çalıştı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı. Kendisi ile şahsen tanışma olanağı bulmuş biri olarak, kendimi oldukça şanslı hissettim. Güzel kalbi, güzel kalemi ile yarış halinde olan Melda Davran, umarım ikinci kitap için okuyucularını çok bekletmez. Bana benim kadınımın hangisi olduğunu sorduğunda ilk aklıma gelen isim Halet Çambel oldu. Kendi konfor alanının dışına çıkıp, yurt dışında aldığı eğitimi vatanına faydalı olmak için kullanmak isteyen ve neticesinde Neolitik dönem kazıları ile tarihin bir parçasını gün ışığına çıkaran, pek çok öğrenci yetiştiren Halet Çambel beni çok etkiledi. Bakalım sizin kadınınız hangisi olacak?

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Eylül 2019

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım (Paulo Coelho)

Sonbaharı karşılarken Türk okuyucular tarafından tanınan ve sevilen Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun bir kitabını sizlere önermek isterim. Paulo Coelho, 1947 yılında Rio de Janerio’da doğdu. Gençliğinde hippi olan yazar; şarkı sözü yazarlığı, oyun yazarlığı ile yolculuğuna başladı. 1986 yılında Hıristiyanların geleneksel hac yolculuğunu yaptıktan sonra izlenimlerini The Pilgrimare (Hac) isimli ilk kitabında topladı. İkinci kitabı olan Simyacı ile hem ülkesinde hem de tüm Dünyada büyük bir yankı uyandırdı ve tanındı. 42 ülkede yayınlanan Simyacı’dan sonra en çok okunan Latin yazarlardan biri oldu. Aldatmak, Veronika Ölmek İstiyor, Elif, Brida, Portobello Cadısı, Hippi, Beşinci Dağ, Zahir, Şeytan ve Genç Kadın yazarın diğer kitaplarındandır.

Benim Paulo Coelho ile tanışmam 20li yaşlarıma denk gelir. Bu süre zarfında hemen hemen tüm kitaplarını okumuş bir okur olarak diğer romanlarına nispeten elinize aldığınızda kolayca birkaç günde bitirebileceğiniz bu romanını sizlere önermek isterim ki Coelho yolculuğunuza devam edip etmeyeceğinize kolayca karar verebilesiniz. “Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım” Pilar’ın, hayatın farklı yönlerine sürüklendikten yıllar sonra yeniden karşılaştığı gençlik aşkı ile geçen kısa zamanlar ve bu süreçte kendi içine dönüp keşfettikleri, farklı bir dünyayı tanıması, iç hesaplaşmaları ve sonrasında Piedra ırmağının kıyısında oturup, aşkını, hasretini, sorgulamalarını kağıtlara dökmesi ile başlar. Coelho bu romanında da okuyucularına aşk, sevgi ve sonsuzluk tutkusu ekseninde, ülkesinin öyküleri ile tatlandırdığı ve içinizde macera hevesleri uyandıracak, korunaklı kalelerinizden çıkmanıza yüreklendirecek bir dünya sunar. Romanda geçen alıntı, kısa bir şiiri sizlerle paylaşmak isterim.

“Eğer seni unutursam ey Yeruşalim

Sağ elim hünerini unutsun.

Eğer seni anmazsam, eğer Yeruşalimi baş sevincimden

Üstün tutmazsam,

Dilim damağıma yapışsın.”

“Düşler boş oturtmaz insanı” der Coelho ve “macerayı tehlikeli sayıyorsanız bir de rutinin ölümcüllüğünü düşünün” diye ekler. Bizleri kendimizi keşfetmeye, riskler almaya, sınırlarımızı zorlamaya, konfor alanlarımızın dışına çıkmaya iten ve her şeyden önce sevgiyi kutsayan bu yazar ile umarım tanışır ve takipçisi olursunuz.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Ağustos 2019

Y’ol (Birhan Keskin)

Şiir benim için az kelime ile çok şey anlatma sanatıdır ve bunu başarabilenler gözümde oldukça değerli ve özeldir. Yıllar içinde türleri değişse, evrilse de yeni kuşaktan bu özelliği koruyanlar oldukça şiirin tadı hiç bozulmayacak. Sımsıcak yaz günleri olanca rehavetini de yanı başında taşırken hiç beklemediğim bir anda dünyama girdi Birhan Keskin. Öylesine hazırlıksız oluşum muydu bunca etkilenmemin sebebi hala bilmiyorum. Dizelerinin küçük bir kısmına aşinalık hissetsem de bu geç karşılaşmadan çokça üzüntü duydum. Böyle durumlarda normal hayatta da hiç bencil davranamam. Yeni tanışıp keyif aldığım pek çok şeyi dostlarımla paylaşmak, onları da tanıştırıp, hayatlarına ulaştırmak isterim. Bundandır ki günümüz kadın şairlerinin önderlerinden olan Birhan Keskin’i ve onun ilk tanıştığım kitabı Yol’u sizlere de önermek isterim.

Birhan Keskin,1963 yılında Kırklareli’nde doğdu. Sosyoloji bölümünü bitirdi ve henüz okul zamanlarında iken 1984 yılında ilk şiirini yayınladı. Göçebe ve Geniş Zamanlar isimli iki dergi çıkardı. Editörlük yaptı. Şimdiye kadar beş şiir kitabı yayınlanan Birhan Keskin şiir yazmaya, duygularımızı duvardan duvara vurmaya (iyi ki) devam etmekte. Yol; bir yolculuğun tüm duygularını parça parça ruhumuza işleyen şiirlerden oluşmakta. Hesapsız, beklenmedik bir maceranın hevesi de içinde, coşku ile herkesle paylaşma telaşı da, zaman zaman duyguların ağırlığının getirdiği yorgunluklar da, tutku da, özlemenin acısı, sevilmeme sanrısının yankısı ve yalnızlıklar da.. Yol’u bırakayım da Birhan Keskin kendi dizeleri ile size anlatsın…

“Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir

Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim,

Sana bercesteler düzeyim

Yine de giderayak gözlerine, ellerine, ayaklarına

Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.”

“Sözde kalır sevgilim

Sözde kalır bütün sözler

Aşk çünkü, aşk çünkü kendine

Bir yol, bir ideoloji ister.”

“Onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin

Titreme daha fazla kalbim

Bağışla kendini artık onu da

Bırak gitsin.

Bırak gitsin.

O senin ezel gününden kaderin

Sen onu nasılsa bin kere daha

Seveceksin…”

Gülten Akın ‘ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’ diye serzenişte bulunur ya, siz de benim gibi inceliklere vakit bulan, incelikler yüzünden incinmeyi dahi göze alabilen şanslı azınlıktansanız Birhan Keskin acıtsa bile ruhunuza iyi gelecek.

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Temmuz 2019

Mazi Kalbimde Bir Yaradır (Nihal Yeğinobalı)

Nihal Yeğinobalı henüz tüm romanlarını okumadan önce, ilk romanı Genç Kızlar’ın öyküsünü duyduğumdan beri çok sevdiğim bir yazardır. Kendisi Arnavutköy Kız Koleji yıllarından sonra, Amerika’da edebiyat okumuş, sonrasında ülkesine dönüp, genç yaşlarından itibaren roman çevirileri yaparak hayatını kazanmaktadır. Bu yıllarda bir yaz ayında memleketi Manisa’da vakit geçirmekteyken bağlı olduğu yayınevinin, kendisinden acele bir roman daha çevirip gönderme isteğini kıramaz. Aklındaki ise; baştan beri, bir gün çevirdiği romanlardaki gibi hatta belki çok daha iyilerini yazmaktır. Hal böyle olunca çeviri bir kitap göndermek yerine oturup kendi romanını bölüm bölüm yazmaya başlar. Her bir bölümü bitirdiğinde trenle bunları İstanbul’a, yayınevine yollar. Kendi tabiri ile yayınevindeki büyüklerinin tepkilerinden çekindiği için romanı kendi adıyla göndermek istemez ve sanki çeviri gibi olsun diye karakterleri Amerikalı gibi tanıtıp, o şekilde olayları kurgular, kahramanlara İngilizce isimler verir. Yazarın adı için de yine İngilizce bir isim uydurur (Vincent Ewing). Bazı bölümler (masumane de olsa) cinsellik barındırdığı için bir erkek tarafından yazılmış olmasını uygun görmüştür. Yayınevine tüm bölümleri yolladıktan bir süre sonra içinde tedirginlikle İstanbul’a döner ve yayınevini ziyaret eder. Tepkiler muazzamdır. Dizgiyi yapan işçiler bile romanı okumakta, herkes bu sözüm ona Amerikalı yazarın romanından hayranlıkla bahsetmektedir. Nihal Yeğinobalı, sonrasında ‘aslında ben yazdım’ da diyemez ve yine yazar değil çevirmen olarak kitap 1950 yılında basılır. Roman dönemin şartlarında bile oldukça büyük bir başarı yakalar. Bu sır kendisini tam kırk yıl muhafaza eder ve Nihal Yeğinobalı kendi ismi ile romanı ancak 1988 yılında bastırır.

Benim yazarla tanışmam onun ikinci kitabı ve bu ay ki önerim olan ‘Mazi Kalbimde Bir Yaradır’ ile oldu. Sıcak bir yaz gününde Yeşilce isimli şirin Ege kasabasının misafiri, sevgi ve kıskançlık ekseninde dans eden teyze kızlarının ilk gençlik zamanları ile olgunluk dönemlerinin şahidi, acısıyla tatlısıyla ama en çok duruluğu ile yaşam öykülerinin ortağı oldum ve ilk aşkın, ilk heyecanların, o dönemlerin kasaba ve şehir ruhunun lezzetini hissettim. Velhasıl ben okuduğum bu naif ve güzel romanı çok sevdim. Umarım siz de Yeşilce’nin güzel doğasının tadına varır ve romanı bitirdiğinizde aklınızda ilk aşkınızın hatırası ile eşlik edersiniz o güzel tangoya

‘Mazi kalbimde bir yaradır, bahtım saçlarından karadır.

Beni zaman zaman ağlatan, işte bu hazin hatıradır…’

Kitap aşkına!


Oda
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Haziran 2019

Oda (Emma Donoghue)

Rast gele seçtiğiniz bir filmi izlerken, size çok tanıdık gelip birden okuduğunuz bir kitaptan uyarlandığını fark ettiğiniz oldu mu? Bu fark edişten sonra peki, “ya filmi kitabından alakasız ya da anlatımı çok kötüyse” diye içinize bir korku yayıldı mı? Kitap okurkençoğu zaman hayal gücüm kahramanlara birer yüz verir ve gözlerimle okurken beynimde film gibi izlerim. Sonrasında kitaptan uyarlanan filmleri izlerken, isterim ki tam olarak benim canlandırdığım gibi olmasa da en azından yakın olsun ki, okurken aldığım tadın benzerini izlerken de alayım ki kitabın hakkı verilmiş olsun. Oda; önce kitabını okuyup, çok beğenip sonra filmini de fark etmeden izlediğim Emma Donoghue’nun 2010 yılında basılan ve orijinal adı ‘Room’ olan kitabı. Emma Donoghue 1969 doğumlu, İrlandalı bir yazar. Ne şanslı ki 24 yaşından beri hayatını sadece yazarak devam ettiriyor. Oda haricinde pek çok romanı olan yazar, birçok ödüle de sahip. Filmin senaryosunu da kendisi yazmış ve Golden Globe, Akademi ve BAFTA’da en iyi senaryo dalında aday gösterilmiş.

Oda, beş yaşındaki, doğumundan o yaşına kadar küçük bir odada annesi ile beraber hayatını sürdürmüş Jack’in ağzından bize hayatlarını aktarıyor. Anne ve Jack o küçük odaya pek çok hayal, pek çok oyun, pek çok hikaye sığdırıyor. Annenin hayattan kopmayıp, o koşullarda Jack’e sunabileceği en iyi bakımı ve ilgiyi sağlaması insanın gözlerini yaşartıyor. Günümüz ebeveynleri onunla Jack’in bir gün içinde paylaştıklarını kendi çocuklarıyla kaç ayda paylaşabilir acaba? Ne dersiniz, bizimde kaliteli iletişim kurabilmemiz için 15 metrekarelik bir alanda baş başa kalmaya zorlanmaya mı ihtiyacımız var?

Kitap sadece odanın içiyle sınırlı değil ama okuma hevesinizi ve kitaba (umuyorum ki) duymuş olduğunuz ilginizi kaybetmemeniz adına daha fazla bilgi vermiyorum. Bu güzel yaz günlerinde Oda size sürükleyiciliği, ilginç konusu ve yalın anlatım dili ile arkadaşlık edecek.

Kitap aşkına!


Semerkant
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Mayıs 2019

Semerkant (Amin Maalouf)

Bu ayın kitap önerisi Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un Semerkant isimli kitabı olacak. 1949 Lübnan doğumlu Amin Maalouf, iç savaşa kadar Lübnan’da yaşamış, sonrasında ise Fransa’ya yerleşmiş ve hala hayatını Paris’te sürdüren gazeteci- yazardır. Genellikle roman türünde eserler vermiş ve pek çok edebiyat ödülünün de sahibidir. Anne tarafından Türk kökenli Mısır’lı, baba tarafından ise Katolik olan Maalouf bu çok kültürlülüğü kitaplarına da yansıtmaktadır. 1988’de yayımlanan Semerkant, yazarın ikinci romanıdır. Yazarın sıkı bir takipçisi olarak pek çok romanını okudum ama yolculuğa Semerkant ile başlamasaydım aklımda bu kadar yer eder miydi bilmiyorum.

Semerkant, Ömer Hayyam’ın bu güzel acem şehrinde Rubaiyat’ını yazmaya başlama öyküsü ile başlar. Hayyam henüz 24 yaşındadır ama gök bilimci, matematikçi ve filozof olarak çoktan saygı görmekte, yazdığı rubailer bilinmektedir. Hayyam’ın değil Rubaiyat’ın yolculuğudur Semerkant. El yazmasının ayak izlerinde akan roman, yüz yıllar sonra olan İran’ın demokrasi çabalarına da ışık tutar. Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’lı ilk bölüm kitabın benim en sevdiğim kısmı oldu. Bu üç birbirinden farklı karakterin betimlendiği bir öykü var ki okuyucuların tadını kaçırmamak için burada yer veremeyeceğim. Roman boyunca acem toprakları, Doğunun mistik yönleri hikayelerle, Hayyam’ın rubaileri ile çeşitlendirilmiş. Okurken size görsel bir şölen sunuyor. Kitapta geçen bir Nasreddin Hoca fıkrasından bahsetmek isterim. Yarı deli bir hükümdar, eşek çaldı diye Nasreddin Hoca’yı ölüme mahkum etmiş. Tam öldürülmeye götürülürken Hoca “ Bu eşek benim kardeşimdir. Bir büyücü onu bu hale soktu. Bu eşeği bir yıl bende bırakın. Ona tekrar, sizin benim gibi konuşma öğretirim” demiş. Bunun üzerine Hükümdar “Pek ala” demiş, “ama bir yıl sonra eşek konuşmazsa ölümlerden ölüm beğen.” Hükümdar gidince, karısı Hoca’ya “Böyle bir şeyi nasıl söylersin?” diye sormuş. “Eşeğin konuşmayacağını sen de biliyorsun.” “Tabi ki biliyorum” demiş Hoca. “Ama bir yıla kadar hükümdar ölebilir, eşek ölebilir, ben ölebilirim.”

Son olarak Cihan’ın Hayyam’ın el yazmasına ayrılık sabahında yazdığı şiiri de paylaşayım ki Semerkant’ı okumamak için bir bahaneniz kalmasın,

“Hayyam, yalnızdın sevgilinin yanında

Şimdi gitti, artık ona sığınabilirsin”

Kitap aşkına!


Yüreğin Attığı Yer
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Nisan 2019

Kuşlar Yasına Gider (Hasan Ali Toptaş)

Benim için Hasan Ali Toptaş gecikmiş bir karşılaşma. Sizler de yaşadığım pişmanlığı yaşamayın niyeti ile Nisan Ayı için kıymetli yazarın ‘Kuşlar yasına gider’ isimli kitabını öneriyorum. Bu roman başından sonuna Anadolu türküleri kulağınızdan gitmeden, yazarın naif dünyasını ruhunuza hissettiriyor. Yavaşça akıp gidiyor, güzel Türkçesi ile sizi kendine hayran bırakıyor ve sizi alıp memleket kokan topraklara, o insanların dünyasına götürüyor. Özellikle yaşla beraber değişen evlat-baba ilişkileri, bizden insanların dünyaları, yazarın gözünden bize anlatılıyor. Romanda geçen “bazı canlıları yara öldürmüyor, muhattapsız kalmak öldürüyor” cümlesi beni etkileyen cümlelerdendi. 1958 yılında Denizli’de doğan yazar, uzun yıllar devlet memurluğu yaptı. Şu an emekli olan yazarın pek çok öykü kitabı ve romanları ile, birçok ödülü de mevcut. Hasan Ali Toptaş, bir söyleşisinde “bir yazarla iletişim kurmanın en sağlıklı yolu onun metinleri üzerinden kurulan ilişkidir. Eğer beni okuyan bir kitle varsa sessizce anlaştığımızı düşünüyorum” der. Bu naif dili ile bizden hikayeleri yüreğimize işleten yazar ile biran önce karşılaşmanızı ve sessizce anlaşmanızı dilerim. Özümüzden kopan bu duru roman, toprağın biteviye hazırlandığı bu aydınlık ay için size güzel gönüllü bir arkadaş olacak.

Kitap aşkına!


Yüreğin Attığı Yer
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Mart 2019

Küçük Arı (Chris Cleave)

Mart ayı ilkbaharın ilk ayı olmasına rağmen kışın soğuğunu üzerinden atamaz ve kimi günlerinde bizi kış aylarından daha fazla üşütür. Yine de hele cemrelerin düşmesi ile umudu da içinde barındırır. Belki ne tam sevindirip, ne de tam üzmesindendir; bu ay seçtiğim kitap sizleri öyküsü ile hüzünlendirirken, kullandığı dil ile acıdan acıya sürüklemeyecek. İngilizce adı ‘Little Bee’ olan kitap Türkçeye `Küçük Arı` olarak çevrilmiş. Yazarı Chris Cleave, 1973 yılında İngiltere`de doğdu ve halen The Guardian`da köşe yazarı olarak çalışmakta. Yayınlanmış dört kitabı ve pek çok ödülü olan Cleave`in Küçük Arı, Kundakçı ve Altın isimli romanları Türkçeye çevrilmiş ve kitapçılarda bulunuyor. Küçük Arı, Nijeryalı bir genç kızın ve İngiliz bir kadının dilinden anlatılan ve ikisinin yollarının kesiştiği ve o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olamadığı bir olaydan başlangıç alan hüzünlü bir öykü. Zaman zaman Küçük Arı`yı saflığı, yaşama azmi, basitliği, acılardan örülü hayatı, olgunluğu ve sevgisi ile bağrınıza basmak isteyeceksiniz. Basitlikten kastım cahillik veya avamlık değil. Hayatı olduğu gibi görmek, iyi ve kötü olarak nitelendirdiğimiz düz mantığımız gibi, karmaşıklaştırmadan olayları çözümleyebilmek yetisi bu basitlik. Her şey aslında oldukça basit değil midir, eni sonu yaşamaktır, hayatta kalma çabasıdır. Modern insan kaygıları lükstür pek çok insan için. Tüm algımız yaşadığımız yer ve koşullarla değişir. Kimi için özgürlük birilerinin kendini öldüreceğinden korkmadığı gün gelirken, kimileri içinse kendi seçtiği hayatı yaşayacağı uzun bir gelecektir. Demem o ki “coğrafya kaderdir”.

Kitabın beni en çok etkileyen ve acıtan yanı; yaşanan acıların ajite edilmeden kara mizah ile anlatılması idi. Sanırım bu, insan kalbini daha çok etkiliyor. Kitabın bir yerlerinde hüzünlü bir anıyı gülümseyerek anlatan Küçük Arı`ya durumun ciddiyetinin farkında olmadığı söylenir. O ise istifini bozmaz ve `eğer gülümseyemeseydim, sanırım durumum daha da ciddi olurdu’ der. Sorunlar hep olacak ama çözümleri de içinde saklayacak. Umudu kaybetmemek ve hayatın içinde gülümsemeyi eksik etmemek gerek.

Kitap aşkına!


Yüreğin Attığı Yer
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Şubat 2019

Kızıl Nehirler

Yılın en kısa ayı olan Şubat ayının kitap önerisinin elinizde su gibi akıp gidecek, oldukça sürükleyici bir kitap olması gerektiğini düşündüm. Aklıma ilk gelen tür ise tabi ki polisiye gerilim türü oldu. Dolayısıyla bu ayki öneri kitabım, bana göre bu türün en iyi örneklerinin yazarı olan Jean Cristophe Grange’ın yazarı olduğu Kızıl Nehirler.

Gerilim türü kitaplar edebi yeterlilikleri bakımından bazı çevrelerce biraz hor görülse de Grange gibi yazarlar bu düşünceyi değiştirmektedir. Grange; olayların mükemmel kurgusu, sürpriz olduğu kadar mantık hatası da bulunmayan sonları, kişilik çözümlemeleri, atmosferi size orada olduğunuz duygusunu yaşatacak kadar etkili anlatması ile edebi yeterliliğini de yeterince göstermektedir. 1961 yılında Fransa’da doğan yazar, uzun yıllar gazetecilik yaptıktan sonra 1994 yılında ilk romanı olan Leyleklerin Uçuşu’nu yayınladı. Kızıl Nehirler yazarın Türkçeye çevrilmiş ilk kitabı olmakla beraber aslında basılan ikinci romanıdır. Kızıl Nehirler sadece Fransa’da 450.000 adet satmış ve Dünya’da 20 dile çevrilmiştir. Aynı zamanda filmi de çekilmiştir. Kitap; Fransız komser Niemans’ın Guernon kasabasında işlenmiş olan ilginç bir cinayeti araştırmak üzere bölgeye gönderilmesi ile başlıyor. Sonrası ise okuyuculara çözülmeyi bekleyen gizemler, cinayetler, etkileyici karakterler ile soluksuz okunacak bir macera sunuyor. Kitapta geçen bir alıntıyı paylaşarak ufak bir ipucu ile merakınızı arttırmak istiyorum. “Biz efendileriz biz köleleriz, biz her yerdeyiz hem de hiçbir yerde, biz karar verenleriz, kızıl nehirlerin hakimiyiz.”

İlkbaharın ayak seslerini bir heves duymak isteyenlerdenseniz, sabırla cemreyi bekliyorsanız Kızıl Nehirler bu bekleyişi katlanılır kılacak ve keyifli bir hale getirecek.

Kitap aşkına!


Yüreğin Attığı Yer
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Ocak 2019

Yüreğin Attığı Yer

Bu ayın kitap önerisini düşünürken ne dünya klasiklerinden biri ne de pek çoğumuzun bilip okumuş olduğu bir kitap olsun istedim. Yeni yılın ilk ayına yakışacak kitap sadece umut içermeliydi. Kendi roman tarihçeme baktığımda aklıma gelen ilk kitap olan “Yüreğin Attığı Yer”i sizlere önermek istedim. Yüreğin Attığı Yer ile tanışıp, kütüphaneme dahil etmem, ödünç verip geri alamadığımdan kaybedişim, yerine yenisini almam, yorgun ve umutsuz hissettiğim anlarda satırlarında iyiliği, hayata çocuk gözlerle bakmayı ve umudu buluşumla bu roman benim için her zaman özel olmuştur. Yazarı Billie Letts, 2008 yılında öldüğünde ardında tam altı roman bıraktı. Bunlardan ilk kitabı olan öneri kitabım “Where the Heart`` ve `Shoot the Moon` sadece Türkçeye çevrilmiştir.

Yüreğin Attığı Yer, bize 17 yaşında, 7 aylık hamile olan Novalee Nation’ın yaşam öyküsünden bir kesit sunuyor. Roman; Novalee`nin bebeğinin babası tarafından uzak bir eyaletin alışveriş merkezinde, cebinde sadece 7 dolar ile terk edilmesi ile başlıyor. 7 sayısının uğursuzluğuna inanan biri için bu çok şaşırtıcı olmasa bile çocuk saflığında bir kalbi olan Novalee, hem kendini hem de bebeğini korumak ve yaşatmak kaygısı ile eğitimsiz, işsiz, evsiz ve ailesiz bir başına kalıyor. Hayatına giren insanlar, hiç beklemediği anlarda, beklemediği kişilerden gördüğü yardımlar, hiç ummadığı kişilerden gelen kötülükler, yaşanan aksilikler, kayıplar, dostluklar, mutluluklar, hayatını yeni baştan kurup, kendini geliştirmeye başlaması, kendini keşfetmesi, yuva sahibi olup, kök salmak hayali ve her ne olursa olsun iyi kalbinden ve hayata çocuk gözleriyle bakmaktan vazgeçmemesi romanın bir çırpıda okunmasını ve yaşananların okuyucunun kalbinde buruk bir mutluluk bırakmasını sağlıyor. Kitapta Novalee’nin yanı sıra hayatına giren insanların hayat öykülerine de tanık oluyoruz. Kitap bize aslında hayatın bitmeyen bir macera olduğunu gösteriyor. Her yeni gün kendini geliştirmek, yeni bir şeyler öğrenmek, yeni insanlara kalbini açabilmek, sevmek, sevilmek ve güvenmek için bir fırsat sunar ve işler yolunda gitmese de, haksızlıklara uğransa da, kayıplar yaşansa da yaşamaktan vazgeçmek, umutsuzluğa düşmemek gerekir. Hayat boyu yaşanacak acıların bir limiti yoktur maalesef ama aynı zamanda mutluluğunda bir limiti yoktur. Romanda “yuva düştüğün zaman seni tutan yerdir ve hepimiz bir gün düşeriz” der. Bu yuvayı güzel anlarla, sevdiğiniz ve sizi koşulsuz seven insanlarla, anlayışla, yardım severlikle, dürüstlükle, naiflikle, umutla ve sevgiyle doldurursanız; düştüğünüzde ölümcül yaralar almadan bu badireyi atlatırsınız. Bilin ki, bir kere düşmüş olmanız bir daha asla düşmeyeceğiniz anlamına gelmez ama vazgeçip; güvenli ama yalnız sığınağınıza kaçıp, yuvanızı boşaltmanızı da gerektirmez. Umudu hiç kaybetmeyelim dostlarım, her yeni günle yaşama sevincimizi canlı tutalım ve bilelim ki her karanlığın elbet bir şafağı vardır. Yaşama sevincimizi kaybetmek kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür.

Umarım Yüreğin Attığı Yer; duru anlatımı ile bir çırpıda okuyup, bitirdiğinizde de içinizi umut ve mutlulukla dolduran kitaplarınız arasında yerini alır. Yeni bir yıla ruhumuzu kitaplarla beslemekten başka nasıl daha iyi hazırlanabiliriz ki… Kitap aşkına!


Cennetin Doğusu
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Aralık 2018

Cennetin Doğusu

1940 yılında Pulitzer, 1962 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Amerikalı yazar John Steinbeck; romanlarında sıradan insanları anlatması ile bilinmektedir. Yazarın en popüler kitapları Fareler ve İnsanlar ile Gazap Üzümleri olsa da; bu ay sizler için seçtiğim kitap 1952 yılında yazdığı Cennetin Doğusu (East of Eden) isimli romanı olacak.

Steinbeck; bu romanında, başka yerlerden Amerika’ya göçen ve toprakla uğraşan Salinas Vadisi sakinlerinden iki aileyi bize anlatıyor. Esas vurguladığı ise insanlığın var oluşundan beri Habil ve Kabil’le başlayan, iyi ile kötünün mücadelesi ve kötülüğü anlamak. Cennetin Doğusu; iki ailenin öyküsünü anlatırken, okuyuculara mutlak iyi ve mutlak kötünün olup olamayacağını sorgulatıyor. Kötüyü ve kötülüğün ardındaki olası sebepleri sunuyor. Yazara göre; ya öyle doğuyoruz ya da ebeveynlerin sevgi eksikliği, sevgiyi eşit dağıtamamaları gibi çocukluk travmalarımızın etkisi ile kötü olmayı seçiyoruz. “İnsanların içinde iyi olmak ve sevilmek isteği vardır. Nitekim insanoğlunun kusurlarının çoğu sevgiye doğru can atıp da başaramamaktan ileri gelmiş şeylerdir” diyor kitabında Steinbeck. Bir şeyi anlamak tabi ki mazur görmek ya da kabul etmek değildir. Hayat her zaman seçimlerden ibarettir. Kötü olmak veya kötü kalmak da bir seçimdir. Hayat bittiğinde bunu yaşanmış ve anlamlı kılan para, mevki değil sadece insanların kalplerinde bıraktıklarımızdır. Değerli bir hayat bırakmanın yolu, iyi olmak ve iyilik yapmaktan geçer. Bilinenin aksine; kolay olan, kötü olmaktır. Asıl zor olansa, dünyevi telaşların etkisinden sıyrılıp iyiliği seçmektir. Steinbeck’in romanının içinde geçen sözleri anlatmak istediklerimi özetliyor. “Bir tek hikaye vardır bu dünyada. Bütün romanlar, şiirler, içimizdeki o bir türlü sona ermek bilmeyen iyiyle kötünün yarışı üzerine yazılmıştır… Bana sorarsanız derim ki kötülük ölür ölür dirilir, iyilik ise yaşlıdır ve dünyada en fazla saygıya layık olan şeydir.”

Steinbeck; Cennetin Doğusu romanı için “Şimdiye değin yazdıklarım yalnızca bir denemeydi; nem var nem yoksa hepsini bu romana koydum” demektedir. Cennetin Doğusu romanı kışın ayak seslerinin giderek daha fazla hissedildiği bu günlerde okumak için seçilmiş en güzel başyapıtlardan biri olarak önerilebilir. Herkese mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl dilerim, kitap aşkına!!!


Rüzgar Gibi Geçti
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Kasım 2018

Rüzgar Gibi Geçti

Okuduğunuz kitapları yıllar sonra yeniden okumak gibi bir alışkanlığınız var mıdır? Eğer böyle bir alışkanlığınız varsa, yazarın kitapla size hissettirdiklerinin yaşınız ve yaşanmışlıklarınızla beraber değişiklik gösterdiğini fark etmişsinizdir. Rüzgar Gibi Geçti benim için iste böyle bir roman. On sekizimde okuduğumda bende Scarlett- Ashley- Rhett arasında gecen tutkulu bir aşk romanının tadını bırakmıştı. Kimi zaman gücünü, direnişini sevip, acılarına üzülürken; kimi zamansa acımasızlıklarından ürktüğüm, istediklerini ne pahasına olursa olsun almak isteyen, hayat dolu, bir yanı çocuk Scarlett’in hayatının, aşklarının romanıydı bu. Tabi ki bir Amerikan iç savaşı vardı ve tabiri caizse savaşın sonunda kartlar yeniden dağıtılıyordu ama esas Scarlett ve kalbiydi takıldığım. Yıllar sonra bir kez daha okuduğumda ise fark ettim ki aslında Amerikan İç Savaşı Güneylilerin gözü ile anlatılmaktaydı. Kuzeyliler bir yanda köleliği kaldırmayı amaçlarken aslında Güneydeki yerleşmiş düzeni, bir hayat biçimini sonlandırmak istiyordu. Toprakları, pamukları ve bolca köleleri ile rahat ve zarif bir hayat süren Güneylilerin kitabin bir yerinde de geçtiği gibi pamukları ve gururlarından başka pek bir hazırlıkları yoktu savaş için. Bir yitimin ardından asıl olan ne olursa olsun hayatta kalmak, bedeli her ne ise yeniden zengin ve güçlü olmak mıydı yoksa ilkelerinden vazgeçmemek, zarafetinden ödün vermemek için yokluklara katlanmak mıydı? İyi doğulur muydu yoksa iyi olmak çaba mı gerektirirdi? Yıllar sonar ikinci okuyuşumda ise Güneylilerin acısına, kurdukları dünyalarının yıkılışına, bu değişimlerle hayatta kalan ve kalamayanların yaptıklarına misafirdim. İç Savaş ayrıntıları ile veriliyor, kuzeyli Yankee’lerin eşitlik, köleliğin kaldırılması gibi önemli adımlarını insan yanım elbette destekliyordu. Hiç çalışmamış, açlık çekmemiş, dadılarla, kölelerle, toprakların getirdiği gelirlerle sanat, müzik, kitap ve eğlence ile ruhlarını doyuran Güneyliler, böylesi bir devrimi gülerek karşılamayacaktı tabi ki. Yüksek bir ruhu beslemek karnın doymadığında nasıl mümkün olurdu? İlkelerden vazgeçilmeli miydi yoksa ne olursa olsun hayatta kalınmalı mıydı? Hep kazanmak, hep zengin olmak, hep kazanan tarafta yer almak mıydı asıl olan; bunun karşılığında benliğinden, kendinden ödün vermek gerekse bile? Yoksa onurlu bir fakirlik miydi yüceltilmesi gereken? Bir devrin kapanışıydı Rüzgar Gibi Geçti. Bir kasırgaydı yaşanan ve bu kasırgadan sağ kalanların yaşam mücadelesi ve seçimleriydi aslında.

Size bu roman ne anlatacak bilmiyorum ama kitabından daha fazla meşhur olmuş filmini izlediyseniz bile mutlaka kitabını okumanızı tavsiye ederim. Kitap, 1926 yılında Margaret Mitchell tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve yazımı 8 yıl sürüp 1936 yılında da basılmış. Mitchell; Atlantalı (Güneyli) bir ev hanımı ve geçirdiği kaza sonrası uzun yatak istirahatı boyunca biraz da sıkıntıdan bu kitabı yazmaya başlamış. Pulitzer ödülü kazandığını da eklemeliyim. Kahve, battaniye ve kitap üçlüsünün favori zamanının geldiği kış aylarında keyifle okumanız dileği ile…


Mübarek Toprak “Pearl S. Buck”
Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Doç.Dr.Nurşah BAŞOL

Ekim 2018

Mübarek Toprak “Pearl S. Buck”

Ankara’da, lise yıllarımda bir sahafta yıpranmış ama hala okunabilir durumda, adını daha önce hiç duymadığım bir yazarın romanını, arka kapaktaki birkaç tanıtım sözüne ve eski kitaplara has muhteşem kokusuna kapılarak almakla Pearl S. Buck ile tanışmış oldum. Üstelik şans eseri Nobel ödülü kazandığı kitaptı elimdeki. O zamanki çevirisi ile “Dost Toprak”, İbrahim Hoyi çevirisi ile “Sarı Esirler”, şu an piyasada bulunan Nihal Yeğinobalı çevirisi ile “Mübarek Toprak ve asıl orijinal ismi ile “The Good Earth”; üç beş yılda bir yeniden okuyup, beni devrim öncesi Çin köylerinde dolaştıran ve kahramanların dünyalarına konuk eden bir kitap oldu. Toprakla mücadelenin, bazen yenilip onu terk etmeye zorlanmanın, bazense şımarıklıkla onu gönüllü terk edişlerin ama yine de her seferinde toprağa dönmenin, teselliyi bu bazen vefasız olan dostta bulmanın ve onu tek gerçek olarak kabul edişin yolculuğu, Wang Lung isimli fakir bir çiftçinin hayatı ile bizlere sunulmuş. “Mübarek Toprak” yazarın ayrıntılı ve akıcı anlatımı sayesinde Çin köylerinde sizi bir yolculuğa çıkararak o dönem ki Çin kültürüne ayna tutuyor. Aynı zamanda kahramanlarını yüceltmeden ya da yermeden olduğu gibi anlatıyor bizlere. Bizse; bir ömre nelerin sığdırılabileceğine ve yaşanılan olaylarla birlikte kişisel değişimin (ama iyi ama kötü) kaçınılmaz oluşuna tanıklık ediyoruz.

Wang Lung’un konaktan O-lan isimli bir köle ile evlenmesi ile başlayan yolculuğuna eşlik etmek, farklı bir kültüre ulaşmak ve en önemlisi kahramanların duygu dünyalarını keşfetmek isterseniz “Mübarek Toprak”ı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.